ANA MENÜ
Site İstatistikleri
Online: 3
Bugün Tekil: 59
Dün Tekil: 120
Toplam: 244080
IP: 54.198.134.127
BU GİDİŞAT NEREYE


BU GİDİŞAT NEREYE ? ( 2 )

Dr. Mehmet ALKAN 

Bundan tam 16 yıl önce Türk Veteriner Hekimler Birliği Dergisinde ( cilt:5 sayı:5 1993 ) Ülkemizde 1980 yılından başlamak üzere bize dayatılarak uygulanan Sözde liberal Dünya görüşünün meydana getirdiği; siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, ahlaki, bilimsel ve sanatsal yozlaşmaların vardığı boyutları anlatmış ve geleceğe ait endişelerimi belirtmiştim. Aradan geçen 16 yıl sonra, bu gün ulaştığımız noktada, yıllar itibariyle her sahadaki kokuşma geometrik olarak artmış, ülkemiz bir sömürgeleşme, parçalanma ve adaletsizlik vasatında çırpınır hale gelmiştir. İkinci defa “Bu Gidişat Nereye ?”yazısını yazmak bir zaruret haline geldi.

 

VATAN HAİNLİĞİNİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

veya

ORGANİZE BİR İHANETİN ANATOMİSİ

Milan Kundera’ nın o romanının ( Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği ) kahramanı Tomas, Prag Baharı öncesinde yan masada oturan Sovyet Emperyalizminin yerli işbirlikçilerine “Alçaklar” diye bağırıyor, sonra “ Fakat Bunlar Alçak Olduklarını Bilmiyorlar” diyordu. Çünkü soğuk savaş döneminde iki kutba ait sömürgecilerinin işbirlikçileri her konuya ideolojik baktıklarından bu bir dereceye kadar doğruydu. Ama günümüzdeki emperyalizmin işbirlikçileri “ Alçaklıklarının” çok iyi farkındalar. Çünkü ideolojik körlük için de değiller. 

Tamamen “Duygusal” nedenlerle uşaklık yapmaktadırlar. Artık bunlar organizedirler. Tek amaçları “Üniter Ulus Devleti” yıkmaktır. Ağızlarındaki sihirli sözcük “değişim” dir, elbette ki değişim çok cazip ve sihirli bir kelimedir. Fakat bu kavram kötü niyetli, başka amaçları olan, bilerek veya bilmeyerek ülkesine ihanet eden kişi ve kurumlar tarafından her kaleyi rahatlıkla açabilecekleri bir anahtar gibi kullanılmaktadır.

 

Aslında bu süreç özellikle son 30 yıldır ulus devletlerin bir ihanetle imtihan sürecidir. Bağımsız, özgür bir toplum olarak yaşamak istiyorsanız ya bu sınavı vereceksiniz yahut ta parçalanıp globalleşme adı altında büyük devletlerin vesayeti altında bağımlı, şahsiyetsiz ve gurursuz bir toplum olarak yaşayacaksınız. 

Sizi kandırmak için elbette dünya nimetlerinden sizinde önünüze ufak paylar atacaklar, sizde göreceli olarak refaha kavuştuğunuzu zannedeceksiniz. Bu bir sonuçtur. NedeniniRanke şöyle ifade ediyor. “Bir Millet layık olduğu yerde ve mevkii de değilse onun hayatına kastedenler vardır.” Büyük şair rahmetli Attila İlhan “Türkiye’ de %10 luk bir hain kontenjanı vardır.” diyordu. 

Bugün bu kontenjanın arttığını görüyoruz. Aslında biz bu filimi ulus olarak defalarca seyrettik. Bu Batının Türklerin Anadolu’yu fethettiklerinden sonra başlattıkları “Şark Meselesidir.” Haçlı saldırıları ile başlamış, İnebahtı savaşı, Karlofça, Kaynarca, Berlin ve Serv antlaşmaları ile devam etmiştir. Kurtuluş Savaşı öncesi tüm vatanımızı işgal etmiş Ulusumuzun bir halaskar evladı tarafından mucizevi bir şekilde kurtulmuştuk. Lozan ile derin bir nefes almış 1923-1938 yılları arasında bağımsız, onurlu, tüm Dünyanın saygı duyduğu bir Ulus olarak yaşamıştık. 

Büyük Kurtarıcının ölümünden sonra yeniden yavaş yavaş mandacılar türemeye başladı. Toplumumuzun değişik kesimlerinde derin bir aşağılık duygusu içinde, değişen dünya şartlarına göre Batının Oyunlarına alet olmayı marifet sayan güçler palazlanmaya başladı. Kötü yönetimleri hep kaderin bir cilvesi olarak karşıladık, hatta bu yönetimlere çoğu zaman övgüler dizdik. Büyük kurtarıcının: “ Büyük Türk milletine şunu tavsiye ederim ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanlarındaki cevheri asliyi çok iyi tahlil etmekten bir an feragat etmesin!” (Nutuk II. S. 607) sözleri karşısında hep üç maymunu oynadık… 

Batılı sömürgecilere karşı mazlum milletlere de örnek olan en büyük antiemperyalist mücadeleyi vermemize karşın soykırım, sömürgecilik ve çifte standart uygulama gibi insanoğlunun şimdiye kadar icat ettiği en büyük günahların müellifi Batı ile bütünleşmeyi bir“medeniyet projesi” olarak gördük ve uygulamaya başladık. 

Daha çarpıcı olanı ise %99’u Müslüman olduğu söylenen bir toplumda bazıları bu hünerlerini din adına gösterdiler islamın şu temel kurallarını göz ardı ettiler; Allah’ ın ( c.c. ) Ali İmran Suresinde dediği gibi : “Hep birlikte Allah’ ın ipine sarılın” emri yerine Batının ipine sarıldılar. Şu ayetleri hep görmemezlikten geldiler “Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden olmazlarBAKARA        ( 120 ) , “Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır.

 MAİDE ( 51 ). Dinler arası diyalog ve medeniyetler arası ittifak gibi parıltılı sözlerle bizi kandırmaya çalışanlar “Kafirun Suresinden” hiç haberleri yokmuş gibi davrandılar, halbuki ayetin ruhunda diyalog ve ittifak yoktur, karşılıklı saygı vardır.

 

YILANLAR… YILANLAR…

Şairin dediği gibi, artık “Elsiz Ayaksız Bir Yeşil Yılan” her tarafımızı sardı. Kaderimiz hep yılanlarla boğuşmak oldu. 1938 den sonra okyanus ötesinden bir mavi yılan, II. Dünya savaşın dan sonra bir kızıl yılan, 1984 yılından beri ise karayılanlaboğuşup duruyoruz. Bugün bir korku ve ihanet tünelinde yürüyoruz. Hâlbuki biz bu topraklarda tutunup yaşayabilmek için yüzyıllar boyunca milyonlarca evladımızı şehit verdik, milli şair sadece Çanakkale savaşı için şehitlerimizi şöyle kutsuyordu:“Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi” diyordu. Şehitlerimize yakışmayan bir nesil olduğumuzu Nazım Hikmet’in şu dizelerinden daha anlamlı bir ifade tarzı olamaz.

 

Şehitler:

Siz toprak altında derin uykudayken

Düşmanı çağırdılar

Satıldık, uyanın!

Biz toprak üstünde derin uykulardayız

Kalkıp uyandırın bizi.

 

Burada acı olan şudur geçmişte şanlı tarihimizde ulaştığımız nokta ile bugün vardığımız yer arasındaki uçurumdur. Bu durumu her halde en iyi anlatan sözler Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ ya aittir: “Şartınız olamazdı zaten! Şartları biz dikte ederdik, Şart koşma, şart ileri sürme hakkı yalnız bize aitti. Benim yaşadığım yüzyılda ve daha önceki yüzyıllarda Buyuruculuk Türk’ündü!... Biz emrederdik! Biz takdir ederdik!... Biz talimat verirdik! Ol derdik olurdu! Çünkü dünyanın bütün hükümdarları Memurlarımızdı bizim!...” Bu kadar büyük bir çöküş ve çarpıklık hiçbir ulusun tarihinde yoktur. 

SON SÖZ

Artık biliyoruz ki Karl Marx’ın “ Dünya Tarihi Bir Sınıflar Mücadelesi Tarihidir…” (Komünist manifesto madde 1) tespiti iflas etmiştir. Ümmetçilik bir fantezidir ve rasyonel değildir. Son iki yüz yıldır Dünya insanlığının üzerine kabus gibi çöken açlık, yoksulluk, acı ve ızdırap veren sömürgecilik ve vahşi kapitalizim Dünyamızı bir yok oluşa götürmektedir. Neo koloniyalistler şapkalarından “Küreselleşme”, “Liberalleşme” ve “Demokratikleşme” gibi yeni tavşanlar çıkardılar. Geri kalmış toplumları artık bu sloganlarla kandırıyorlar. 

Netice olarak şunu söylememiz mümkündür. İç ve dış borcu 500 milyarı aşmış 30 milyon insanı yoksulluk sınırı, 10 milyon insanı açlık sınırı altında yaşayan ülkemiz geriliğin ve çaresizliğin getirdiği acıları çok daha derinden hissetmeye başladı. Günümüzde artık çoğu zaman topla, tüfekle olmayan ulusların mücadelesinin daha hırslı ve acımasız şekilde cereyan ettiğini görüyoruz. 

Ya uyanıp aklımızı başımıza toplayacak ya da bugün ki zillet ortamını kabul edecek ve yakın bir gelecekte bölünüp, parçalanıp, ufalmaya ve aşağılanmaya devam edeceğiz. Yaratıcının bize yeniden bir Atatürk gönderme ihtimali var mı? bilmiyorum. Fakat bildiğim kesin bir şey var; sözde değil özde Müslüman, sözde değil özde Demokrat, sözde değil özde Atatürkçü olduğumuz zaman tüm sorunlarımız hallolacaktır.